Atatürk’ün Bağımsızlık Anlayışı Nedir? (Ata’mızı Anma ve Anlama Programı)

İngiltere Atatürkçü Düşünce Derneği’nin (İngiltere ADD) 8 Kasım 2019,Cuma gecesi Grand Palace’da düzenlediği Ata’mızı Anma ve Anlama programını İngiltere ADD İngiltere Gençlik Kolları’nın en genç üyesi olan Hümera Aksoy sundu. Bu görevin kendisine verilmesinden çok büyük mutluluk duyduğunu, kendisinin bir Atatürk çocuğu olduğunu söyleyerek fikir sahibi olmak için Atatürk’ün akıl ve bilim yolunu örnek alarak önce araştırma yapıp bilgi sahibini olduğunu belirtti.

Daha sonra İngiltere ADD Başkanı Jale Özer açış konuşmasını yaptı. Başkan’dan sonra İstanbul Gedik Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve Devrim Tarihi Bölümü Öğretim Üyesi Dr.Çekiç ‘Ben bu akşam sizlere bugüne kadar bilinmeyenleri  ve yanlışları belgelerle anlatacağım’ diyerek söze başladı.

Konferansa çok yoğun ilgi vardı:

Hackney Belediye Meclis Üyesi Can Özsen

İngiltere ADD Bilim Kurulu Bşk. Prof. Dr.Belma Ötüş Basket

İngiltere ADD Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Mustafa Ataç

İngiltere ADD Onur ve Disiplin Kurulu Bşk. Turan Erdemgil

CHP ingiltere Birlik Bşk. Kazım Gül ve CHP üyeleri

Sanat gruplarindan: Hoş Seda Kültür Merkezi Bşk. Dilek Altunkaş ve üyeleri,

Tenor Ethem Demir, Asım Çeliktürk

Limasollular Derneği Bşk. Arife Retvan ve üyeleri katılanlar arasındaydı. 

Başkan’ın açış konuşması

10 Kasım 1938

Bütün saatler, 9’u 5 geçe durdu..

Fani varlığının, ölümsüzlüğe ulaştığı o acı günden bugüne bütün 10 Kasım’larda  olduğu gibi, duygu ve düşüncelerini  her zamankinden yoğun bir şekilde yaşıyor,  seni özlemle  anıyoruz. 

İhtiyar dünyamız, nice krallar, padişahlar, liderler gördü. Günümüzde de benzerleri  olduğu gibi bunların birçoğu baskı, korkutma ve işkence ile acı ve gözyaşı selleri  üstünde yükseldiler. Maddeten yükseldikçe, manen alçaldılar. Her şeye tahakküm etme hırsları , onları, insanlığı ve uygarlığı örseleyen bir dev haline getirdi. Halk adamı olarak işe başladılar, halktan koptular. Demokrat görünümünde despot, halk adamı görünümünde diktatör oldular. Halkın omuzlarında kurdukları saltanatı, milleti ezmek için kullandılar.

İnsan olduklarını unutarak, insanlığı, sapkın, aymaz emelleri uğruna çiğnediler.

Mustafa Kemal Atatürk, benzer liderlerden olmadı. O Türk yurdunu düşman istilasından kurtardıktan sonra, kılıcını kınına koydu. Vatanın parçalanmak tehlikesi varken, bir savaş kahramanı olan bu büyük Türk, yurdunu kurtarıp, ulusun istiklalini sağlayınca bir sulh perisi oldu.

Kendisine inanan ve gösterdiği yolda coşkuyla kenetlenen halkını  yeni maceralar

peşinde koşturmadı.

Halk çocuğu olduğunu asla unutmadı. Bunu unutmadığı için de hep halk içinde , milletinin refah ve mutluluğu için çalıştı.

Kendisini daha fazla yükseltmeyi değil, arasında yaşadığı, bir bireyi olduğu vatandaşlarını yüceltmeyi yeğledi.

O ‘Milleti ben kurtardım ; hayatını bana borçludur ( NE İSTERSEM YAPARIM) diye  düşünmedi.

Milletinin nabzını elinde tuttu ve ebedi hayata intikal ederken onu, güzel ,sağlam  ve kuvvetli, ilelebet payidar olacak bir geleceğe bıraktı.

Yeryüzünde hiçbir lider ,Mustafa Kemal Atatürk kadar milletine mal olmamış , ulusu tarafından sevilmemiş, ölümü karşısında bütün bir millet tek kalp, tek vücut olarak gözyaşı dökmemiştir. Bugün bağımsız bir ülkede başımız dik yaşıyorsak, onun önderliğinde kazanılan ‘Kurtuluş Savaşı’ sayesindedir.

Mustafa Kemal’in asker yanı, başlı başına bir kahramanlık destanıdır.

Bu askeri deha yanında asıl önemli olan, onu yüzyılın en büyük ölümsüz lideri yapan ,sadece bir savaş kazanması değildir.Darmadağın olmuş bir imparatorluktan, savaş yorgunu yoksul bir haktan bir ulus, bir Cumhuriyet yaratabilmiş olmasıdır.

Dahası , bir sistem, bir rejim oluşturmuştur. Anayasa, Cumhuriyet, Parlamenter sistem.“Egemenlik Ulusundur” kavramı..Sonra devrimler: Harf devrimi, Latin Alfabesinin kabulü, dil devrimi, Arap dünyasına mesafe koymak, Hilafetin kaldırılması, laiklik, kadınlara verilen haklar, şapka devrimi..

Sevgili Atam,

Aramızdan ayrılışının ardından 81yıl geçti.

Türkiye bugün, tarihinin en buhranlı dönemini yaşıyor.

Büyük kurtarıcımıza, senin çok değer verdiğin TBMM çatısı altında olanlar dahil, bazı çevreler ve kişiler hakaret yağdırıyor. Kurduğun parlamenter sistem yok olmuş, göstermelik olarak devam ediyor.

Kurtuluş ve kuruluş aşamaları karalanmaya çalışılıyor.

Atatürk ilke ve inkılapları gizli-açık aymazlıklarla kaldırılmak isteniyor.

Cumhuriyet kazanımları ya satılıyor, ya da içi boşaltılmaya çalışılıyor.

Laik Cumhuriyete, ulusal ve üniter devlet yapısına karşı çıkılıyor. Yurtta Sulh Cihanda Sulh şiarı dış politikada göz ardı edildiğinden tüm komşularımızla kavgalı durumdayız.

Ülke bölünmek isteniyor. Vatandaşlar arasına ilerici-gerici, laik-antilaik,alevi sünni ve benzeri kin ve nefret tohumları ekiliyor.

Geleceği emanet edeceğimiz körpe dimağlar, çağdışı karanlık düşüncelerle “dindar ve kindar” aşılama ile zehirleniyor.

Bu şartlar altında, bugün içine sürüklendiğimiz bölünme ve çözülme sürecinde milli birliğe, ulus-devlet ve üniter yapımızı korumaya, cumhuriyetimizin kazanımlarına sahip çıkmaya azimliyiz Atam..

“Eşitlik, özgürlük, demokrasi gibi kavramlar , ancak milli devletimiz ve bağımsız laik cumhuriyetimiz varsa kullanılabilir” şeklindeki söylemin ışığında bütün olumsuzluklara karşın, içimizdeki umut ağacının ,o yüce Cumhuriyet çınarının kurumasına asla izin vermeyeceğiz. İlke ve inkılaplarını eksiksiz benimseyeceğimize, akıl ve bilim ışığında gösterdiğin yolda ödünsüz yürüyeceğimize bir kez daha söz veriyoruz.

Jale Özer

İngiltere ADD Başkanı

Yard. Prof. Dr. Orhan Çekiç’ten konuşma özeti

Orhan Çekiç: “Çanakkale savaşı sona erince, içinde İngiltere, Fransa, İtalya ve Rusya’nin yer aldıği İtilaf devletleri ağır bir yenilgiye uğramış, 200 senedir mağlubiyet görmemiş olan İngiliz Bahriyesi çok ağır kayıplar vererek geri çekilmek zorunda kalmıştır. Amiral gemisi Queen Elizabeth son anda ve ağır yaralı olarak savaş meydanindan kaçırılabilmiş, Agamemnun aynı akibete uğramış, gemiler Limni adasinda, Mondros Limani’na ancak sığınabilmiştir. Inresistable bu kadar da şanslı olamamiştır. Fransız Bouvet ise 706 mürettebatıyla, 8 dakika içinde batmış, Suffrain ağır yarali olarak kaçabilmiş, Boğaz’i geçemeyenler, karaya çıkmak zorunda kalmışlar, orada da bir Yarbay Mustafa Kemal Bey gerçeğiyle burun buruna gelmişler, tarihlerinin en ağır yenilgisini Mehmetcigin karşısinda almışlar, sonunda yapilan tüm takviyelere, sömürgelerden getirilen Anzac’lara, değiştirilen komutanlara rağmen sonuç değişmemiş, 1916 Ocak ayinin ilk haftası, geldikleri gibi gürültulü değil, siperlerde “manken askerler” bırakarak, sessizce ve gizlice kaçip gitmişlerdir.

Bu nedenle Savaş Bakanı Churchill azledilmiş, hükümet düşmüş, Boğazlar geçilemedigi için Rusya’ya götürülemeyen silah ve cephane yardimi yerine ulaşamayinca Rusya’da Ekim Devrimi olmuş, 250 yıllik Romanov Hanedanı sona ermiş ve Çar devrilmiş, rejim değismiştir.Mustafa Kemal albaydır ve 16.nci Kolordu Komutanı olarak karargahıyla Edirne’de bulunmaktadır ki…Ruslar Van’dan sonra Bitlis ve Muş’u işgal etmiştir.  Enver Paşa, bu şehirleri kurtarmak uzere Albay Mustafa Kemal’i Diyarbakır’da bulunan 2. Orduya tayin eder. Cepheye intikal eden Mustafa Kemal Rusları ÇAPAKÇUR (Bingöl) savaşında ağır yenilgiye uğratır ve her iki şehrimizi de kurtarır, böylece general olur.

Bu esnada İngilizler Bağdat’i işgal ederler. Bağdat’ı kurtarmak için Filistin cephesinde, Almanya’dakine benzer “Yıldırım Ordulari Grup Komutanlığı” kurulur. Başına Almanya’dan Mareşal Falkenhein, 5 milyon Osmanli altini borçla birlikte getirilir. Borç bizim ama paraların nerelere ve nasil harcanacaği yetkisi Alman komutandadır. Kurulan 6.Ordu’nun başina Halil Paşa (sonra Ali İhsan Sabis Paşa), 7. Ordu’nun başına Mustafa Kemal Paşa, 8. Ordu’nun başina da Alman Albay Kress getirilir. Mustafa Kemal Paşa yapılan savaş planına itliraz eder, bu plan bu şekliyle uygulanacak olursa sonucun mutlak bir hezimet olacağinı, 30.000 Mehmet’in kanina girileceğini, kendisinin bu sorumluluğu kabul edemeyeceğini, Enver Paşa ile karşıliklı gidip gelen telgraflarla ifade eder. 20 Eylül tarihinde yazdığı ve bir kopyasini elden yaveri Cevat Abbas (Gürer) vasıtasıyla Enver Paşa’ya, bir kopyasını 4.Ordu Komutani Sakalli Cemal Paşa’ya, bir kopyasini bizzat Mareşal Falkenhein’a gönderdiği ” Uyarı Mektubu”‘nda yanlışlara yeniden dikkat çeker, taleplerini kabul ettiremez, 9 Ekim 1917 tarihinde istifa eder ve Halep’te Cemal Paşa’ya, satmasi için bıraktiğı 3 kısrak karşılığı aldığı 2000 altınla İstanbul’a doğru yola çıkar, tarih: 11 Ekim, İstanbul’a gelip Pera Palas’a yerleşir, tarih 15 Ekim 1917.

İngiliz taarruzlarının yani savaşın basladığı tarih ise 31 Ekim’dir.

Filistin Cephesi’nde savaş başladığında Mustafa Kemal Paşa, iddia edilenlerin tam tersine, İstanbul’dadır. Boşalttığı 7. Ordu Komutanlığı görevine, Diyarbakır’daki 2. Ordu komutanı Fevzi Çakmak Paşa getirilmiş, kısa bir süre sonra ise hastalığı nedeniyle o da İstanbul’a gelmiştir, yerine Nihat Paşa getirilmiştir.

Özeti, Filistin cephesi çökerken komutan Mustafa Kemal Paşa değildir. O’nu sorumlu göstermek üzere büyük gayret içinde olan Atatürk düşmanlarınin bu yırtinmaları beyhudedir zira Tarih bir bilimin adıdır, belgelere dayanır, masallara ve iftiralara değil.

 

Bütün buraya kadar anlatilanlar bile izleyicilerin tüm dikkatlerini Dr. Çekiç’in sunmakta olduğu görüntü/belgeler üzerinde toplamalarina yetmişti. Özellikle Veliaht Vahdettin ile birlikte Almanya’ya yaptığı seyahat bölümü de büyuk bir dikkatle ve hayretle izlendi.

Açikça görülmüş ve anlaşılmıştı ki, 1918 yılı Ocak ayına kadar, Mustafa Kemal değil Filistin, Türkiye’de bile değildi. Ocak 1918’in ilk haftasi içinde böbreklerinin tedavisi için bu kez Viyana’ya, sonra da Karlsbad’a gönderilmişti.

Türkiye’ye dönüşü, hasta olan Sultan 5. Mehmet Reşat’in vefati üzerine 5 Temmuz’da tahta çıkacak olan Sultan Vahdettin’in taht törenine yetişmek üzere, Ahmet İzzet Paşa tarafindan çağrilması üzerine, tedaviyi yarim bıraķır, İstanbul’a döner.

Ağustos sonunda Filistin’de neredeyse herşey bittikten sonra, Vahdettin tarafindan ikinci kez olarak Suriye’ye gönderilir. Bir yıl önce istifa edip terkettiği o cephelerde ordu namina bir güç artik kalmamıştır. 19 Eylül tarihinde genel taarruza kalkan İngiliz ordulari karşısinda, mevcut askeri gücümüzü bir güç halinde birleştirir ve vuruşa vuruşa bu orduyu önce Halep’e sonra Adana’ya çeker, bugünkü Suriye sınırimızi konumlandırır, Ingiliz suvarilerinin hucumlarıni 3 defa püskürtür. Bugünkü sınırimızdan içeri bir tek düşman askerini sokmaz. Mondros Ateşkes Andlaşmasi bu koşullarda yapilır. Bu esnada artik genel komutayı Alman Liman Von Sanders Paşa’dan devralmış, Alman generaller salimen ülkelerine gönderilmişlerdir.

Bu kez Mondros Ateşkesi’nin maddelerine itiraz etmektedir. Özellikle, 5. maddeye göre, “orduları teslim et” emrine karşı çikmış, ” Bu emri yerine getirmeyeceğim, çünkü buna  tiynetim müsait değil. Bu yaptığımın da askerliğe sığmadığini biliyorum. Beni görevden alın!” çağrısında bulunmuştur. Bunun üzerine emrindeki ordular kaldırilmış ve Istanbul’a öylece gelmesi emredilmiştir. Buna ragmen, ileride düşündüğü Kurtuluş Savasi” nda kullanmak üzere bu mevcut askerin yarısinı Ulukışla’ya, silahlarıyla birlikte kaçırmiş, sonra 10 Kasim’da Adana’dan hareketle 13 Kasım 1918 Çarşamba günü İstanbul’a gelmiştir.

Buradan itibaren, Samsun’a gönderilisinin gerçeğini Ingiliz belgeleri eşliğinde ve tamamen bilimsel verilerle anlatan Dr. Çekiç, Kurtuluş Savaşı’nin tüm aşamalarını aynı akıcı üslubuyla aktarmış, Cumhuriyetin hangi koşullarda ve en yakın silah arkadaşlarının muhalefetlerine rağmen nasıl kurulduğunu, ardı ardına yapılan devrimleri anlattı.

Daha sonra Atatürk’ün dış politikasına  değinen Dr.Çekiç ;Atatürk,9 Şubat 1934’te Türkiye,Yunanistan,Yugoslavya ve Romanya arasında Balkan Antantı ile batı bölgesini  , 1934 yılında ise Türkiye İran, Irak ve Afganistan arasında imzalanan bölgesel bir saldırmazlık ve dostluk antlaşması olan Sadabat Paktı ile de doğu bölgesini güvence altına almıştı.Bu Atatürk’ün dış politikasında Yurtta Sulh,Cihanda Sulh şiarına  ne kadar önem verdiğinin en büyük kanıtıdır dedi.

Dr. Çekiç son olarak da canı pahasına olsa da Hatay’ı son anda nasıl kurtarıp sonra da nasıl aramızdan ayrıldığını, o fazlaca bilinmeyen Savarona günlerini izleyicilerin gözyaşları arasında anlattı.

Birbuçuk saat olarak planlanan sunum iki saat onbeş dakika sürmesine rağmen, ilgi bir an olsun dağılmadı. Dr. Orhan Çekiç  konuşmasina son verdikten sonra ve gecenin ilerlemis saatine rağmen, konuya ilişkin sohbet daha bir hayli zaman sürdü.

Söz alanlardan bir bey; “Ama hocam! Ben bir universite mezunuyum ve 85 yaşındayım. Burada ilk kez sizin anlatımınızla ve sunduğunuz belgelerle yepyeni bilgilere sahip oldum. Bu nasıl oluyor? Atatürk’ü neden ve nasıl bu kadar ihmal etmişiz? Her bir kitabınızda da benzer sürpriz bilgilerle tanışıyor, şaşırıp kalıyoruz. Bunda bir yanlış yok mu? Oysa ortada bir yığın, kendine “Tarihçi” süsü veren kişi, hergün onlarca, “kes-yapıştır” yöntemiyle, güya  kitap üretiyor, bunlarin çoğunda da ya Atatürk’e çatıyor veya cumhuriyete küfrediyor. Bunun ortasini nasil bulacağız? ” diye sordu.

Konferans bitiminde Başkan Jale Özer Atatürkçü Düşünceyi anlatmamıza verdiğiniz katkılardan dolayı teşekkür ederiz diyerek dernek adına Dr.Orhan Çekiç’e plaket sundu.

Program sonrasındaki resepsiyonda dinleyeciler konferans ile ilgili konu ve yorumlarıyla konferansdan ne kadar etkilendiklerini  söyleyerek memnuniyetlerini bildirdiler  ve Milli Mücadele Sergisi gezdiler.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *